Buyrun Benim, Yazıları sırayla okursanız Safiye'nin daha bir hoşuna gidiyor; bilesiniz.
24 Ara 2012
10-Eksik Sevmek
Birini sevebilirsin, çok sevebilirsin. Kanın kaynar, için ısınır. Kalbinin gümbürtüsü kulaklarını uğuldatır, gülümsemenin genişliği yüzüne yayılır; "seviyorum onu ", "işte aşk" dersin.
Dersin de nasıl ? Sadece sen böyle hissettiğin diye aşk mı demeli buna? Zahmetsiz, emeksiz, kendiliğinden olan hisler yeterli mi sevgi için? Bakınca gördüğün kadar tanımak, belki herkesten biraz daha fazla, görmene izin verileni kafi saymak doyurur mu ruhunu?
Bir süre sonra hala bazı sorular cevapsız, aradaki kapılar kapalı kalıyorsa ve anahtarı bulamıyorsan; sen eksik sevmişsin demektir.
Sor kendine, O'nu anlayabildin mi? Aşk'ın en az seçilen patikasından yürümeyi hiç denedin mi?
Aşk oyununda bir rol oynamak istiyorsan eğer, önce önyargından sonra da egondan soyunacaksın, 'sevdiğinin' elbiselerini giyeceksin.
Dünya'ya O'nun gözlerinden bakacaksın bir kere. Belki renkler bambaşka; senin yeşillerin hep kırmızı onun gözünde. Kimbilir senin gördüğün çayır çimen, kuru bozkır ona göre. Ya onun gökyüzü senin sandığından daha yukarıda yada yıldızları çok daha uzaktaysa?
O'nun ayakkabılarını giyip onun yolunda yürüyeceksin, belki senin yolun pürüzsüz, çukursuz ama ya O'nun bastığı toprak balçık, çamursa? Kavşaklar ışıksız , engeller kat be kat yüksek, mesafeler çok daha aşılmazsa?
O'nun elbiseleriyle karışacaksın kalabalıklara. Bak bakalım yeni, anısız, göz alıcı mı yoksa yıpranmış ama çok giyilip çok şey mi yaşanmış? Bakışlar, yargılar yağmur gibi yağacak üzerine; O'nun dayandığı gibi aşacaksın, devam edeceksin.
Onun yüreğinden hissedeceksin, belki çok hırpalanmış, kırılıp bin parça olmuş. Asma kilitlerle bağlanmış, anahtarı kaybolmuş. Uğraşacaksın, her düğümünü tek tek sabırla açacaksın. Parmakların acıyacak, canın yanacak; parçalar birleşecek çözülecek o yürek. İşte o zaman göreceksin ki sen orada sandığından çok daha kıymetlisin.
Onu anlamazsan eksik seversin, yalan dünyanın küreklerini boşuna çekersin. Yoksa sen "seviyorum" diyip de; ilk rüzgarlı günde uçup gidenlerden misin?
12 Ara 2012
9- Kırmızı
Ellerinden süzülerek akan su kıpkırmızıydı. Parmaklarını küçük bir fırça yardımıyla iyice ovaladı. Tırnak kenarlarında biriken kırmızılar kurumuş, koyu pis bir renge dönmüştü. Canı acıyana kadar fırçalamaya devam etti. Uzandığı bembeyaz havluya, yıkayıp da çıkaramadıklarını kırmızı lekeler halinde silerek ellerini kuruladı.
Salona geçti. Dün gecenin ağırlığı çökmüştü heryere. Kesif bir koku sanki bütün eşyalara sinmiş, her nefes aldığında burnunu yakıyordu. "Seviyordum bu kokuyu" diye düşündü. "Ama şimdi çok ağır geliyor, olmuyor, eskiden daha yumuşaktı, onun gibi."
Kokudan başı zonkluyordu aslında ama bu bile umurunda değildi. Kollarını iki yana açıp derin derin soludu ve hemen öksürdü. Mide bulandırıcı olduğunu unutmuştu.
Heryer darmadağınıktı. Vazoyla birlikte savrulmuş çiçekler, kanapedeki yastıklar, kütüphaneden fırlamış kitaplar, minik çiviler, kapağı açık kutular, boş şarap şişeleri, tabak çanak ne varsa, halının içine emdiği ıslak kırmızının üzerine saçılmışlardı. Etraftaki harmanın içinde bir şey dikkatini çekti. Eğilip yerden bir kağıt parçası aldı. El yazısıyla yazılmış bir satırın sonu kırmızıdan kurtulmuş şöyle diyordu:
"...bir yerinde olacaksın; Elveda."
Kağıdı hiddetle avucunda buruşturdu; temizlediği elleri yine kırmızıya bulaşmıştı, farkına bile varmadı.
Masada nasılsa sağlam kalabilmiş iki şarap kadehi duruyordu. Kadehlerden birindeki ruj izine baktı. O cama dokunan dudakları izinden bile tanırdı. Olgun bir meyve tadındaki o alt dudağın üst dudaktan biraz daha kalın olduğunu, kenarların hafif kıvrımı olduğu için yüzüne hep gülüyormuş gibi bir ifade verdiğini görmeden bile hayalinde canlandırabilirdi. O dudakları her öptüğünde içine yayılan heyecanı hatırladı. Çölden çıkmış bedevi susuzluğunda kana kana içmişti her seferinde.
Başını öne eğdi. Artık susuz çöllerde karşısına çıkacak bir vaha olmayacaktı. Alçak sesle: - O yok artık! diye fısıldadı kendine.
Yüzü buruştu; geri geri adımlarla arkasındaki kanapeye ulaşıp çöktü. Başı ellerinin arasında, parmaklarıyla saçlarını ovuşturarak ağlamaya başladı. Hıçkırıkları arada iç çekmeleriyle duraklıyor, sonra elinin tersiyle sildiği gözyaşlarının yerine yenilerini dökmeye başlıyordu.
Ağlaması bir süre sonra kanapede kendinden geçmiş halde uykuya dalana kadar devam etti.
Uyandığında hava hala aydınlıktı. Gözyaşları, yüzünü ateşler içinde bir kuruluğa teslim ederek uçup gitmişti. Gözlerinin içi bile yanıyor gibiydi. Cebindeki saati zincirinden çekerek çıkartıp baktı. Akşam üzeri 3 yada 4 ne fark ederdi ki O'nu hiç bir saat göremeyecek olduktan sonra... İster hızlı ister yavaş aksındı, zaman geri gitmedikten sonra... Ne önemi vardı diğer renklerin, bir kez kırmızının acısını hissettikten sonra...
Yerinden kalkıp pencereye doğru yürüdü. "İşte orada, dün gece bıraktığım gibi üzeri örtülü duruyor kıpırdamadan, hiç bir yere gidemez artık beni bırakmaz."
Örtüyü kenarından tutarak yavaşça özlem ve merak dolu gözlerle kaldırdı.
Oradaydı işte, üzerinde kırmızı elbisesi, açıkta kalan sırtının muhteşem güzelliğini sergilercesine arkası dönük, elleriyle omuzlarını kavramış, başı hafif yana bükülüydü. Küsmüş gibiydi sanki yüzünü saklıyordu, bakmak istemiyordu artık genç adamın yüzüne. Kırgındı ve bunu hissettiriyordu. Bir suçlu aramıyordu, sadece artık herşeyi geride bırakmış olmayı diliyordu.
Genç ressam ayrılığın üzüntüsüyle boya ve terebentin tenekelerini tekmelemeden, evde ne var ne yok kırıp dökmeden hemen önce çizmiş, renklendirmişti onu, tıpkı aslı gibi. Saçının telini, parmağının şeklini, hiç bir şeyini unutmak istemiyordu. Dün akşam onu son gördüğü haliyle, onu terk ettiği gibiydi. Belki birbirlerine bakacak yüzleri kalmadığından böyle arkası dönüktü.
Bir tuvalin üzerinde 'Elveda' demişti çoktan bütün renklere, sadece anılarda kalan bir küskün bir kırmızı elbiseli kadındı şimdi.
- Andre Kohn -
Kırmızı elbiseli kadın - figurative impressionist
@incirse
10 Ara 2012
8- Aysel
Gazetelerin 3. sayfasında benzerlerini sıkça okuduğumuz bir haber vardı.
"Aysel ekmek almaya diye çıktı, geri dönmedi".
Yazının hemen altında da gözü yaşlı aile bireyleri, ellerinde geri dönmeyenin bir fotoğrafıyla, üzgün ama biraz da kırgın gözlerle bakıyorlardı.
"Niye gittiğini anlamadık".
Bir çok insan şöyle bir bakmıştır fotoğraftaki Aysel'e, sonra hemen yan sayfadaki medyatik haberlere gözü kaymış, unutup gitmiştir o dönmeyeni de, alınmayan ekmeği de.
Bu mudur yani Aysel'in öyküsü, bu kadar kısa mıdır? Sormazlar mı hiç kadına:
"Aysel niye gittin sen?"
Bak arkandan ağlıyorlar, karıcığım, kızım, gelinim diyorlar. Hiç mi vicdan yok sende, hiç mi sorumluluk yok? Ne vardı gül gibi aileni bırakıp gittin, rahat mı battı?
Ne güzel yarı aç yarı tok yaşayıp gidiyordun, hem ne zararı vardı az yemenin; kilona dikkat ediyordun. Sen yemezsen zaten çocuklarına yediriyordun, var mı bundan ötesi bir duygu? Kutsal annelik! Gerçi onlar da az yiyordu çünkü kocanın rakısına, sigarasına zam gelmişti, boğazdan kıstığın iyi oldu. Oysa bak her gece mis gibi anason kokusuyla sofranız şenlenmişti.
Giydiğin üzerinde, giymediğin ise kısaltıp yamadıktan sonra ya çocuğunun, ya da kardeşinin üzerindeydi. Şimdi onları bu kış kıyamette apaçıkta bıraktın. Ne giyecek bunlar demeyip giderken, hiç mi mevsimi hesaba katmadın?
İki torba kömür için adını yazdırmıştın da, daha haber çıkmamıştı ya, giderken ev soğuk olur yakacak da yok, nasıl ısınacaklar diye niye düşünmedin?
Dünyayı gezdin; ne saraylar, ne restaurantlar, ne malikaneler gördün. Yetmedi mi bu tatlı hayat sana, bırakıp gittin? Hepsi de en kolayından bir tuşa dokununca TV'den geliveriyorlardı ayağına. Zahmet etmeden, yorulmadan, beş kuruş harcamadan gece gündüz böyle kim gezmiş ki? Neler neler öğrendin sen o gezdiğin yerlerden, okuyanların hepsi adam mı olmuş sanki! En faydalı bilgi kaynağı TV değil mi?
Karışanın görüşenin de yoktu. Zaten biri sana karışsa; karşısında kocanı, kayınbiraderini, kayınvalideni, kayınbabanı ve ailede senden yaşça büyük kim varsa onu bulurdu. Aile bu demek değil mi Aysel? Sana bir şey olmasın diye herkes seferber olmuştu. Gittiğin her yerde yanında illaki aileden biri olmasaydı başına neler gelirdi maazallah!
Hele o aslan kocan, resmen üstüne titrerdi. Rakı şişesinin dibini gördü müydü, eğer evdeyse, soluğu doğru senin yanında alır, sonra da üstüne çıkar bir güzel titrerdi. Başka kadınlarla böyle titremiyordu bak bilesin. Onlar farklıydı ama senin yerin ayrıydı Aysel! Sen; "zorla olmaz, istemiyorum" dediğinde, aslan kocan "öyle yada böyle, ben illede karımı isterim" der ve senin için zorla güzellik bile oldururdu.
Komşunun süslü karısına özenip canın yeni elbise, makyaj çektiğinde, kocan gözüne kuru erik morundan göz boyası, yanaklarına da elma kırmızısından allıklar yapardı; hemde kendi elleriyle. Adam sırf sen güzel görünesin diye herşeyin en kalıcısını uygulardı yüzüne. Sosyete kadınları güzellik için para saçarken, sen doğal botokslu olurdun.
Ah Aysel ah! Kocan ne de severdi seni. Sen boşanmak isteyince burnunu sokaktaki toz toprağa sürttüre sürttüre seni eve sürüklerken "Ya benimsin ya da karatoprağın" diye hem söyleyip hem göstererek ne de güzel ifade etmişti hislerini sana. Ama sen anlamadın bunları.
Sen hiç kadir kıymet bilmedin Aysel! Bilseydin kendi annen baban bile, ilk kez kaçıp yanlarına sığındığında seni geri göndermezlerdi. "Bizim kocadan dönen kızımız yok!" demezlerdi. İşte böyle de nankör evlattın sen.
Ekmek alacağım diye çıktın bir daha da geri dönmedin. Bu güzel hayatı, bu yuvayı, seni sevenleri ardında gözü yaşlı koydun da nerelere gittin? Bari o aldığın ekmeği eve bıraksaydın, tam da yemek saatiydi.
Kimse anlamadı niye gittiğini Aysel. Ucunda ölüm yoktu ya?
9 Ara 2012
6- Sevgili Bayan
Sevgili Bayan!
Benim huysuz ama tatlı, kibirli ama merhametli, hassas ama dayanıklı sırdaşım.
Bunca zamandır anlattıklarımı dinlediğin için sana önce bir teşekkür borçluyum. Bugünlerde hal yarenliği yapacak birini bulmak çok zor. İnsanlar artık kendilerine bile tahammül edemezken, bir başkasının iç dünyasının kıvrımlarında dolaşmak, üstelik bu labirentte doğru yolu bulmasına yardım etmek büyük bir özveri. Bu yüzden benim gözümdeki değerin senin bile tahmin ettiğinden fazla.
Yine de sadece kuru bir teşekkürden fazlasını, aslında bir özürü hak ettiğini düşünüyorum. Lütfen ! Alçakgönüllüğünü anlıyorum ama şimdiye kadar çoktan yapmış olmam gerekeni yapıp seni okuyucuya tanıtmam gerekiyor. Çünkü sen kimliksiz bir Bayan'dan ibaret değilsin. Duyguları, düşünceleri olan, kişiliği ve tavırlarıyla tanınmaya değer bir kadınsın. Bunu ben biliyorum ama bu yazımda senden bahsetmek istesemde şu an için hazır olmadığını anlıyorum. Belki sadece ismini ve bir fotoğrafını koymama izin verirsin diye düşündüm. Böylece okuyanların olmadık yanlış kanılara kapılıp, seni hafızalarında binbir şekle sokmalarını önleriz, öyle değil mi?
O halde hoşgöründen aldığım cesaretle, senden başka bir ricam daha olacak. Yaşam hikayeni değil ama bir keresinde bana göndermiş olduğun kısa yazılardan birini burada paylaşmama izin ver lütfen. O yazı senin ne kadar hassas ve duyarlı bir kadın olduğunu öyle güzel resmediyor ki! Hem de seni yine kendi cümlelerin anlatmış olacak. İlk ağızdan.
Teşekkür ederim sevgili Safiye.
7- Safiye'nin mektubu
Biliyorsun;
Yaraların iyileşmesi zaman alıyor ve mutlaka her görüldüğünde hafızayı tazeleyip acıyı hatırlatan bir izi kalıyor.
Zamanın en başında yüreğimde açılan yarayı kapatabilmek için, parçalayıp birer birer yamadığım sevdaları şimdi düşünüyorum da; ne kadar uğraşsam da yüreğimin kimyasıyla uyuşmayan sevdalar zaten örtemeyeceklerdi o üfüren boşluğu.
Tutunamadılar bir türlü, pencerenin kırık camına yapıştırılmış gazete kağıdı gibiydi her biri; ilk rüzgarda savrulup gittiler.
Sen hiç kendini korumak için yüreğini sakladın mı? Kırılıp tuz buz olmasından korktuğun için kalbini pamuklara sardın mı? Fırtınalardan aşarken demirleyeceğin sakin bir liman aradın mı?
Ben hepsini yaptım canım, yaptım.
Fırtınadan kurtulana sakin liman ne de cazipti. Suyun hiç bulanık olmadığı, hafif yakamozlarla parıldayan, dingin ve huzurlu, ferah bir nefes gibiydi. Güneş her sabah aynı tepenin ardından doğup, her akşam aynı kumsalda batardı. Ne bir metre ötede ne de beride. Güneşin bile yeri belliyken, hiç değişmiyorken o rutin ve alışmışlık duygusunu güvenle karıştırmamak mümkün değildi ki.
Bir tekne suya açılmıyorsa, dalgaları yalayıp ilerlemiyorsa, yelkenlerine yepyeni rüzgarlar doldurmuyorsa; o teknenin bağlandığı iskeleden ne farkı kalır? Çok uzaklardan iyot ve tuz kokulu, rüzgar esintili, oltadaki balık gibi kıpır kıpır hikayelerle gelen gemilerin düdüğünü dinleyerek, uzaktan el sallayarak geçer mi bütün bir mevsim?
Ama şimdi diyorumki sana "hayatta yanılmak da varmış". Çok büyük yanılgılardan dönmek de bir o kadar zormuş.
Mumun öyküsü geliyor hep aklıma.
Fitil yandıkça ateş mumu tüketirmiş ama yine de mum vazgeçemezmiş yanmaktan, yanarken ışık saçmaktan. Yok olmayı bile kabullenecek kadar sevdalıymış ateşe.
Ben bir mum kadar cesur olamadım, bile bile sevdaya yanmadım.
Bunu bilmiyordun değil mi?
Safiye'nin Fotoğrafı: 1982 yılında, anılarımda şimdi sadece adı ve fotosu kalan bir kısa öyküden: Future Vedette
8 Ara 2012
5- Rastla bana
Sana anlatacağım çok şey birikti. İçimde tutamıyorum artık.
Bana bir rastlar mısın?
Mesela bir kafenin son boş kalan masasına aynı anda atılalım.
Ya da uçakta yanımdaki koltuğa bilmeden sen otur.
Yok en iyisi dans dersinde tesadüfen eşleşelim.
Olmadı sokakta karşıdan gelirken gözlerimiz kenetlensin.
Seç birini ama lütfen bir an önce rastla bana.
@inciRSE
30 Kas 2012
4- Ah! Belinda
"Ah! Belinda !"
-Mış gibi bir hayat ne zordur bilir misin Sevgili Bayan?
-Mış gibi yapmak üzerine çok şey söylendi, yazıldı, çizildi.
Hepsinde de, yaşamına hiç kafa yorma-mış, düzenin akışına kapılıp git-miş, sunulan kuralları kanıksa-mış insanlar konu edildi.
Günün birinde bir kurtarıcının gelip, gözlerdeki perdeyi kaldırarak onları gerçekliğe kavuşturması, yeşil kırlar ve kızgın kumlarda elele koşarak sanki Amerika'yı yeniden keşfediyorlar-mış gibi bir haz yaşatması, sonra da koro halinde "yaşasın özgür düşünüyoruz, özgür yaşıyoruz" şarkıları söylemeleri anlatıldı.
La la la ! Kasvetli -mış gibi hayatlarından kurtulup Teletubbie'lerin yaşadığından farksız, naif bir mutluy-muş yaşamına yatay geçiş. Ama anlatmak istediğim olay bu değil.
Düzenin farkında olup da direnen, -mış gibi yaşamayı bir türlü içine sindiremeyen, karşı koymak adına harcadığı çabanın enerjisiyle atom çekirdeğini bile parçalayabilecek insanlar da var.
Az insan başarıyor bunu, fakat onlar içlerinde özgürleştikleri ölçüde toplumdan dışlanıyorlar. Bu bir süreç olduğu için yarı yolda pek çok şeye -canlarını çok acıtsa da- yavaştan alışmaya başlıyorlar. İmrendiğim bir iç güçleri var onların ama ne yazık ki benim anlatmak istediğim o da değil Sevgili Bayan!
Ben bütün -Mış'ları bilinçli olarak yapmak zorunda kalan insanlardan bahsediyorum.
Onlar, ne kolayca adapte olanlar, ne de direnişlerinde başarılı olanlar gibi değiller. Onlar "bilinçli başarısızlar", dayanamayanlar, yarı yolda boyun eğenler, uydurul-muş kurallara uymak zorunda kalanlar, onların -mış gibi hayatları.
Sahi sen hiç bilinçli -Mış gibi yaptın mı Sevgili Bayan? Sev-miş gibi, eğlen-miş gibi, hiç acıma-mış gibi ya da çok üzülüyor-muş gibi?
Dışarıdan bakanlar “yalancılık bu” derler “sahtekarlık!”
Onlara göre herşey göründüğü gibi olmalı ya da olduğu gibi görünmeli. Dışarının gülleri; kendi dikenlerine bakmadan başkalarının kokusunu kötülemeye bayılırlar. İç yüzlerini bilmesen sanırsın hepsi birer Mevlana!
Oysa ikiyüzlülükle suçlayanlar eğilip kafesin içine baksalar görecekler kuşun çaresizliğini. Çok denemiştir önceden kafesinden kaçmayı, hatta kapağı açık iken bile istemiştir dışarı çıkmayı ama ayağı hep kıldan ince bir iple bağlıdır. Transparan ipleri dikkatsiz gözler seçemez.
Uçamaz, kurtulamaz o kafesten; uçuyor-muş gibi kanat çırpar sadece, mavi gök saydığı yerde. O tünekten bu tüneğe atlar geziyor-muş gibi yaptığı dünyasında.
Avunmaktır, katlanmaktır, yüreği ölürken yaşar-mış gibi devam etmektir. Mutluy-muş gibi gülümsemeye zorlanmaktır. Dönüp de bakmayacağı şeylerle, insanlarla ilgileniyor-muş gibi yapmaktır.
İşte bundan bahsediyordum sana.
-Mış gibi bir hayat ne zordur bilir misin Sevgili Bayan?
-Mış gibi bir hayat ne zordur bilir misin Sevgili Bayan?
-Mış gibi yapmak üzerine çok şey söylendi, yazıldı, çizildi.
Hepsinde de, yaşamına hiç kafa yorma-mış, düzenin akışına kapılıp git-miş, sunulan kuralları kanıksa-mış insanlar konu edildi.
Günün birinde bir kurtarıcının gelip, gözlerdeki perdeyi kaldırarak onları gerçekliğe kavuşturması, yeşil kırlar ve kızgın kumlarda elele koşarak sanki Amerika'yı yeniden keşfediyorlar-mış gibi bir haz yaşatması, sonra da koro halinde "yaşasın özgür düşünüyoruz, özgür yaşıyoruz" şarkıları söylemeleri anlatıldı.
La la la ! Kasvetli -mış gibi hayatlarından kurtulup Teletubbie'lerin yaşadığından farksız, naif bir mutluy-muş yaşamına yatay geçiş. Ama anlatmak istediğim olay bu değil.
Düzenin farkında olup da direnen, -mış gibi yaşamayı bir türlü içine sindiremeyen, karşı koymak adına harcadığı çabanın enerjisiyle atom çekirdeğini bile parçalayabilecek insanlar da var.
Az insan başarıyor bunu, fakat onlar içlerinde özgürleştikleri ölçüde toplumdan dışlanıyorlar. Bu bir süreç olduğu için yarı yolda pek çok şeye -canlarını çok acıtsa da- yavaştan alışmaya başlıyorlar. İmrendiğim bir iç güçleri var onların ama ne yazık ki benim anlatmak istediğim o da değil Sevgili Bayan!
Ben bütün -Mış'ları bilinçli olarak yapmak zorunda kalan insanlardan bahsediyorum.
Onlar, ne kolayca adapte olanlar, ne de direnişlerinde başarılı olanlar gibi değiller. Onlar "bilinçli başarısızlar", dayanamayanlar, yarı yolda boyun eğenler, uydurul-muş kurallara uymak zorunda kalanlar, onların -mış gibi hayatları.
Sahi sen hiç bilinçli -Mış gibi yaptın mı Sevgili Bayan? Sev-miş gibi, eğlen-miş gibi, hiç acıma-mış gibi ya da çok üzülüyor-muş gibi?
Dışarıdan bakanlar “yalancılık bu” derler “sahtekarlık!”
Onlara göre herşey göründüğü gibi olmalı ya da olduğu gibi görünmeli. Dışarının gülleri; kendi dikenlerine bakmadan başkalarının kokusunu kötülemeye bayılırlar. İç yüzlerini bilmesen sanırsın hepsi birer Mevlana!
Oysa ikiyüzlülükle suçlayanlar eğilip kafesin içine baksalar görecekler kuşun çaresizliğini. Çok denemiştir önceden kafesinden kaçmayı, hatta kapağı açık iken bile istemiştir dışarı çıkmayı ama ayağı hep kıldan ince bir iple bağlıdır. Transparan ipleri dikkatsiz gözler seçemez.
Uçamaz, kurtulamaz o kafesten; uçuyor-muş gibi kanat çırpar sadece, mavi gök saydığı yerde. O tünekten bu tüneğe atlar geziyor-muş gibi yaptığı dünyasında.
Avunmaktır, katlanmaktır, yüreği ölürken yaşar-mış gibi devam etmektir. Mutluy-muş gibi gülümsemeye zorlanmaktır. Dönüp de bakmayacağı şeylerle, insanlarla ilgileniyor-muş gibi yapmaktır.
İşte bundan bahsediyordum sana.
-Mış gibi bir hayat ne zordur bilir misin Sevgili Bayan?
3- Kedi
KEDİ
Ben Kedi sevmem.
Hele dişi kedileri daha bir sevmem.
Öyle hayretler içerisinde bakma bana Sayın Bayan; sevmiyorum işte.
Dünyadaki 6 milyar insanın yarısı kedi diğer yarısı da köpek sever diye uydurulan tespitlere de inanmıyorum zaten. Ben bir kuş sever olarak yüzde hesabına bile konmamışım baksana.
Kediyi niye sevmem çünkü başına buyruktur, kimseye tabi olmaz. Serserinin tekidir. Bir kediyle grup aktivitesi yapamazsın mesela, kırlarda beraber koşmaca, yakalamaca oynayamazsın. "Ben gruba uymam grup bana uysun" mantığındadır o.
Canı isterse gelir, istemezse gelmez.
Sen istediğin kadar yanına çağır vereceği tek tepki; yan gözle sana kısa bir bakış atıp esnemek olacaktır. Hatta kendisine konulan isimin farkında olduğundan bile şüpheliyim. Bir şekilde size "Gürültü etme başka ihsan istemem" der.
Sevilmek isterse sırnaşır, sevdirir; istemezse koyar postasını, basar tırmığı. Herkesin onayladığı nankör sıfatına yakışanı yapar yani.
Kendini oyalar, eğlenmek için kimseye yalvarmaz. Yastığın sarkan püskülü onun için Don Kişot'un değirmenlerinden farksızdır. Gider, gelir, tırmıklar, iplerini yolana dek rahat etmez.
Bol bol uyur, bol bol tembellik eder ve tam bir ay boyunca peşinden onlarca erkek kediyi koşturup, canının istediğiyle de bağıra çağıra sevişir.
Senin anlayacağın Sayın Bayan; insanoğlunun yapmak isteyip de yapamadığı, baskılar, zorlamalar ve inandırmalar yüzünden yapmayı aklının ucundan bile geçiremediği her ne varsa; onu bulur yapar bu kedi milleti.
İşte bu yüzden sinirime dokunuyor ya bu “umrumda mı dünya” havaları.
Sevmiyorum ama biraz da kıskanıyorum senin bu özgür kafanı, ŞIRFINTI kedi!
28 Kas 2012
2- Bak nereden, nereye
Bak nereden, nereye?
Bazen durduk yerde üzerimize bir sıkıntı çöker ya; içimiz eziliyormuş gibi olur da sanki kurtulmak için "tatlı bir şey" yesek geçecekmiş gibi gelir.
On dakika sonra ise "tuzlu bir şey yeseydim şimdiye geçmişti " diyerek buzdolabının önünde dakikalar geçiririz ; hah! işte bu iç ezilmesi, iç sıkılması kesinlikle yemekle ilgili değil aslında.
Yüzyıllardır böyle düşündük ve yedik ne bulduysak; kilolar aldık, obezite vesaire vesaire ama yanlış yaptık. Bütün bu sızlanmaların kaynağı şahsen biz değiliz hatta alakamız bile yok. Ama şimdi sayın bayan sen bana inanmazsın değil mi? Bak ilk kez sana açıklayacağım insanlığın bu müthiş yanılgısını.
Bunun sorumlusu başkalarının duyguları; evet doğru okudun suçlu olan "duygular" hepsi bu.
İlk insan Adem'le başladı herşey Havva'yı gördü içi kıpırdadı birden. Bu arada Havva'nın eli de elma toplamıyordu ; o da Adem'e karşı içinde o güne kadar dünyada hiç hissedilmemiş, izahı tarifi olmayan duygular besliyordu. Sonraki malum hikayeyi zaten bilirsin sen sayın bayan.
Yüzyıllar geçtikçe Firavun Kleopatra'yı sevdi; Caesar sırtından bıçaklanınca Brutus'a bakıp şoka girerek öldü gitti; Haçlılar 3 kez gelip 5 kez gittiler, savaştılar, krallar, köylüler, soylular ve de soysuzlar bunca insan yaşadı, sevdi, kızdı, düşündü, aşık oldu, acı çekti ve öldü.
Hepsinin, milyarlarcasının da duyguları, hisleri vardı aynı şimdi bizim olduğu gibi. Peki bu duygular nerede şimdi?
Kaybolmadılar! Hepsi evrene yayıldı eminim; hepsi yukarıda bir yerlerde birikiyor, toplanıyor ve günden güne ağırlaşıyor gibi.
Yıllar birbirini takip ederken insanın ruhundaki sıkışma, bunalma, zorlanma, içimizin ezilmesi, hepsi, bu birikime yenileri eklendikçe artıyor ve sonunda kocaman bir duygu bulutunun altında eziliyoruz.
İçimizi rahatsız eden şey bu işte güzel bayan, başkalarının birikmiş duyguları.
Şimdi elindeki o sandviçi yavaşça yere bırak ve üç-beş kilo aldın diye koşturup durduğun yürüyüş bantından in.
Sıkma canını bunlarla, keyfine bak çünkü sen de göçüp gittiğinde senin üzüntülerinin, sıkıntılarının ağırlığı da benim sırtıma binecek, günahsız yere.
1- Malkovich
İçeriden dışarısı nasıl görünüyor?
Being John Malkovich filmini izleyenler bilirler.
Ilk izlediğinizde "Bir gün gelip de bedenimizi yitirsek bile, ruhumuz bir başka bedende yaşayabilir, yeni bedenin penceresinden dünyaya bakabilir" gibi bir temaya bağlanmış olduğundan absürd bulduğumuz; fakat "sayın bay zaman" sıkılı avuçlarını birer birer açıp içinden acı tatlı hediyeleri sunmaya başladıkça bize "neden olmasın" dedirtecek kadar da yeni bir hayatı kabule meylettiren, beyin çitileyici bir filmdir bu.
Filmde sahneler ilerledikçe herkes gibi ben de "yok artık, devenin bale pabucu" dememe rağmen, bu gün, tam şu anda, ellerim tuşların üzerinde bu yazıyı yazarken, satırlarımı okuyan siz sayın bay ve sevgili bayan'ın bir hayali gerçekleştirdiğinize şahit oluyorum.
Şu anda hayata benim aklımın içinden geçerek baktığınızın farkındamısınız? Tıpkı filmdeki gibi yaptıklarım, yaşadıklarım çok hoşunuza gidebilir ya da bunları hiç beğenmeyip "dur yapma, ben önceden biliyorum bu iyi değil" diyerek bir içses gibi bana duyurmaya çalışabilirsiniz.
Sizi duyarım ama dinler miyim bilmem; bunu da o zaman düşünürüm.
Bir kafası karışığın ters esen rüzgara karşı mücadelesinde kendi kendine konuşmalarını derleyeceği sayfasına giriş yaptınız.
Arada uğrayın lütfen; laflarız.
not: Bu arada zaman "Bay" olarak anılmıştır, çünkü hiç bir bayan yıllar geçtikçe insanı yaşlandıracak kadar acımasız olamaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




