"Ah! Belinda !"
-Mış gibi bir hayat ne zordur bilir misin Sevgili Bayan?
-Mış gibi yapmak üzerine çok şey söylendi, yazıldı, çizildi.
Hepsinde de, yaşamına hiç kafa yorma-mış, düzenin akışına kapılıp git-miş, sunulan kuralları kanıksa-mış insanlar konu edildi.
Günün birinde bir kurtarıcının gelip, gözlerdeki perdeyi kaldırarak onları gerçekliğe kavuşturması, yeşil kırlar ve kızgın kumlarda elele koşarak sanki Amerika'yı yeniden keşfediyorlar-mış gibi bir haz yaşatması, sonra da koro halinde "yaşasın özgür düşünüyoruz, özgür yaşıyoruz" şarkıları söylemeleri anlatıldı.
La la la ! Kasvetli -mış gibi hayatlarından kurtulup Teletubbie'lerin yaşadığından farksız, naif bir mutluy-muş yaşamına yatay geçiş. Ama anlatmak istediğim olay bu değil.
Düzenin farkında olup da direnen, -mış gibi yaşamayı bir türlü içine sindiremeyen, karşı koymak adına harcadığı çabanın enerjisiyle atom çekirdeğini bile parçalayabilecek insanlar da var.
Az insan başarıyor bunu, fakat onlar içlerinde özgürleştikleri ölçüde toplumdan dışlanıyorlar. Bu bir süreç olduğu için yarı yolda pek çok şeye -canlarını çok acıtsa da- yavaştan alışmaya başlıyorlar. İmrendiğim bir iç güçleri var onların ama ne yazık ki benim anlatmak istediğim o da değil Sevgili Bayan!
Ben bütün -Mış'ları bilinçli olarak yapmak zorunda kalan insanlardan bahsediyorum.
Onlar, ne kolayca adapte olanlar, ne de direnişlerinde başarılı olanlar gibi değiller. Onlar "bilinçli başarısızlar", dayanamayanlar, yarı yolda boyun eğenler, uydurul-muş kurallara uymak zorunda kalanlar, onların -mış gibi hayatları.
Sahi sen hiç bilinçli -Mış gibi yaptın mı Sevgili Bayan? Sev-miş gibi, eğlen-miş gibi, hiç acıma-mış gibi ya da çok üzülüyor-muş gibi?
Dışarıdan bakanlar “yalancılık bu” derler “sahtekarlık!”
Onlara göre herşey göründüğü gibi olmalı ya da olduğu gibi görünmeli. Dışarının gülleri; kendi dikenlerine bakmadan başkalarının kokusunu kötülemeye bayılırlar. İç yüzlerini bilmesen sanırsın hepsi birer Mevlana!
Oysa ikiyüzlülükle suçlayanlar eğilip kafesin içine baksalar görecekler kuşun çaresizliğini.
Çok denemiştir önceden kafesinden kaçmayı, hatta kapağı açık iken bile istemiştir dışarı çıkmayı ama ayağı hep kıldan ince bir iple bağlıdır. Transparan ipleri dikkatsiz gözler seçemez.
Uçamaz, kurtulamaz o kafesten; uçuyor-muş gibi kanat çırpar sadece, mavi gök saydığı yerde. O tünekten bu tüneğe atlar geziyor-muş gibi yaptığı dünyasında.
Avunmaktır, katlanmaktır, yüreği ölürken yaşar-mış gibi devam etmektir. Mutluy-muş gibi gülümsemeye zorlanmaktır. Dönüp de bakmayacağı şeylerle, insanlarla ilgileniyor-muş gibi yapmaktır.
İşte bundan bahsediyordum sana.
-Mış gibi bir hayat ne zordur bilir misin Sevgili Bayan?
Buyrun Benim, Yazıları sırayla okursanız Safiye'nin daha bir hoşuna gidiyor; bilesiniz.
30 Kas 2012
3- Kedi
KEDİ
Ben Kedi sevmem.
Hele dişi kedileri daha bir sevmem.
Öyle hayretler içerisinde bakma bana Sayın Bayan; sevmiyorum işte.
Dünyadaki 6 milyar insanın yarısı kedi diğer yarısı da köpek sever diye uydurulan tespitlere de inanmıyorum zaten. Ben bir kuş sever olarak yüzde hesabına bile konmamışım baksana.
Kediyi niye sevmem çünkü başına buyruktur, kimseye tabi olmaz. Serserinin tekidir. Bir kediyle grup aktivitesi yapamazsın mesela, kırlarda beraber koşmaca, yakalamaca oynayamazsın. "Ben gruba uymam grup bana uysun" mantığındadır o.
Canı isterse gelir, istemezse gelmez.
Sen istediğin kadar yanına çağır vereceği tek tepki; yan gözle sana kısa bir bakış atıp esnemek olacaktır. Hatta kendisine konulan isimin farkında olduğundan bile şüpheliyim. Bir şekilde size "Gürültü etme başka ihsan istemem" der.
Sevilmek isterse sırnaşır, sevdirir; istemezse koyar postasını, basar tırmığı. Herkesin onayladığı nankör sıfatına yakışanı yapar yani.
Kendini oyalar, eğlenmek için kimseye yalvarmaz. Yastığın sarkan püskülü onun için Don Kişot'un değirmenlerinden farksızdır. Gider, gelir, tırmıklar, iplerini yolana dek rahat etmez.
Bol bol uyur, bol bol tembellik eder ve tam bir ay boyunca peşinden onlarca erkek kediyi koşturup, canının istediğiyle de bağıra çağıra sevişir.
Senin anlayacağın Sayın Bayan; insanoğlunun yapmak isteyip de yapamadığı, baskılar, zorlamalar ve inandırmalar yüzünden yapmayı aklının ucundan bile geçiremediği her ne varsa; onu bulur yapar bu kedi milleti.
İşte bu yüzden sinirime dokunuyor ya bu “umrumda mı dünya” havaları.
Sevmiyorum ama biraz da kıskanıyorum senin bu özgür kafanı, ŞIRFINTI kedi!
28 Kas 2012
2- Bak nereden, nereye
Bak nereden, nereye?
Bazen durduk yerde üzerimize bir sıkıntı çöker ya; içimiz eziliyormuş gibi olur da sanki kurtulmak için "tatlı bir şey" yesek geçecekmiş gibi gelir.
On dakika sonra ise "tuzlu bir şey yeseydim şimdiye geçmişti " diyerek buzdolabının önünde dakikalar geçiririz ; hah! işte bu iç ezilmesi, iç sıkılması kesinlikle yemekle ilgili değil aslında.
Yüzyıllardır böyle düşündük ve yedik ne bulduysak; kilolar aldık, obezite vesaire vesaire ama yanlış yaptık. Bütün bu sızlanmaların kaynağı şahsen biz değiliz hatta alakamız bile yok. Ama şimdi sayın bayan sen bana inanmazsın değil mi? Bak ilk kez sana açıklayacağım insanlığın bu müthiş yanılgısını.
Bunun sorumlusu başkalarının duyguları; evet doğru okudun suçlu olan "duygular" hepsi bu.
İlk insan Adem'le başladı herşey Havva'yı gördü içi kıpırdadı birden. Bu arada Havva'nın eli de elma toplamıyordu ; o da Adem'e karşı içinde o güne kadar dünyada hiç hissedilmemiş, izahı tarifi olmayan duygular besliyordu. Sonraki malum hikayeyi zaten bilirsin sen sayın bayan.
Yüzyıllar geçtikçe Firavun Kleopatra'yı sevdi; Caesar sırtından bıçaklanınca Brutus'a bakıp şoka girerek öldü gitti; Haçlılar 3 kez gelip 5 kez gittiler, savaştılar, krallar, köylüler, soylular ve de soysuzlar bunca insan yaşadı, sevdi, kızdı, düşündü, aşık oldu, acı çekti ve öldü.
Hepsinin, milyarlarcasının da duyguları, hisleri vardı aynı şimdi bizim olduğu gibi. Peki bu duygular nerede şimdi?
Kaybolmadılar! Hepsi evrene yayıldı eminim; hepsi yukarıda bir yerlerde birikiyor, toplanıyor ve günden güne ağırlaşıyor gibi.
Yıllar birbirini takip ederken insanın ruhundaki sıkışma, bunalma, zorlanma, içimizin ezilmesi, hepsi, bu birikime yenileri eklendikçe artıyor ve sonunda kocaman bir duygu bulutunun altında eziliyoruz.
İçimizi rahatsız eden şey bu işte güzel bayan, başkalarının birikmiş duyguları.
Şimdi elindeki o sandviçi yavaşça yere bırak ve üç-beş kilo aldın diye koşturup durduğun yürüyüş bantından in.
Sıkma canını bunlarla, keyfine bak çünkü sen de göçüp gittiğinde senin üzüntülerinin, sıkıntılarının ağırlığı da benim sırtıma binecek, günahsız yere.
1- Malkovich
İçeriden dışarısı nasıl görünüyor?
Being John Malkovich filmini izleyenler bilirler.
Ilk izlediğinizde "Bir gün gelip de bedenimizi yitirsek bile, ruhumuz bir başka bedende yaşayabilir, yeni bedenin penceresinden dünyaya bakabilir" gibi bir temaya bağlanmış olduğundan absürd bulduğumuz; fakat "sayın bay zaman" sıkılı avuçlarını birer birer açıp içinden acı tatlı hediyeleri sunmaya başladıkça bize "neden olmasın" dedirtecek kadar da yeni bir hayatı kabule meylettiren, beyin çitileyici bir filmdir bu.
Filmde sahneler ilerledikçe herkes gibi ben de "yok artık, devenin bale pabucu" dememe rağmen, bu gün, tam şu anda, ellerim tuşların üzerinde bu yazıyı yazarken, satırlarımı okuyan siz sayın bay ve sevgili bayan'ın bir hayali gerçekleştirdiğinize şahit oluyorum.
Şu anda hayata benim aklımın içinden geçerek baktığınızın farkındamısınız? Tıpkı filmdeki gibi yaptıklarım, yaşadıklarım çok hoşunuza gidebilir ya da bunları hiç beğenmeyip "dur yapma, ben önceden biliyorum bu iyi değil" diyerek bir içses gibi bana duyurmaya çalışabilirsiniz.
Sizi duyarım ama dinler miyim bilmem; bunu da o zaman düşünürüm.
Bir kafası karışığın ters esen rüzgara karşı mücadelesinde kendi kendine konuşmalarını derleyeceği sayfasına giriş yaptınız.
Arada uğrayın lütfen; laflarız.
not: Bu arada zaman "Bay" olarak anılmıştır, çünkü hiç bir bayan yıllar geçtikçe insanı yaşlandıracak kadar acımasız olamaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


