8 Oca 2013

11- En Attendant Godot



Je ne sais pas combien de fois j'ai écrit sur Godot mais il parait que ça ne suffira jamais.

La vie nous apporte tant de choses, comme des cadeaux que nous n'avons aucune idée ce que nous obtiendrons, avant d'ouvrir le paquet. Ils peuvent etre mal ou bien; plein de joie ou de chagrin, des ricettes ou des larmes, ils s'offrent à nous pour le développement de notre intérieure. Nous pouvons etre choisi par quelques-uns mais pour la plupart nous avons decide de les ajouter dans notre vie. Si nous vivons ces venants, faut-il parler d'une acceptation absolut ou bien une obligation pour passer le temps dans l'absence de la vraie attente? La quelle?

Nous sommes tous en attente à quelqu'un ou à quelque chose qui nous apportera du bonheur. Ce bonheur peut se définir aux différents sens dans les esprits des gens mais il y a une réalité qui ne change pas de l'un à l'autre : L'homme est inquiet, il ne peut etre contenté de ce qu'il posséde et toujours il cherche son propre rêve qui grandis dans son coeur et ne peut etre satisfié jusqu'à ce qu'il le trouve.

D'apres moi, Godot représente un rêve qui ne realisera jamais.
Mais du fait que nous sommes des créatures plein d'espoir, nous pouvons attendre sans savoir précisément quand Godot viendra. Ce sont les attentes, les obstacles, les empêchements qui nous attachent à la vie et nous offrent un sens plus large; plus élevé, plus spécifique.

Je ne sais pas qui est ou qu'est-ce que votre Godot; je ne sais même pas s'il existe vraiment. Mais la seul chose que je suis sûre est dans l'absence de Godot; il n'y a plus rien à vivre dans la vie. C'est un espoir de changement; c'est la résistance à la vie.

Ne quittez jamais à attendre et chercher votre Godot; attrapez fermement le bout du fil de votre rêve et tirez patiemment; même si vous savez qu'il ne viendra jamais.


08/01/2013  İstanbul


Godot'yu Beklerken

Godot hakkında kaç kez yazdım bilmiyorum ama öyle görünüyor ki hiç bir zaman yeterli olmayacak.

Hayat bize, paketi açmadan önce içinden ne alacağımız hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı pek çok şey getirip hediye eder. Bunlar kötü yada iyi, neşe yada keder dolu olabilirler, gülücükler yada gözyaşları hepsi bizim iç gelişimimiz için sunulurlar. Bu hediyelerden bazıları bizi bulur seçer ama onları hayatımıza katmaya daha çok biz karar veririz. Eğer bu getirileri yaşıyorsak mutlak bir kabullenmeden mi yoksa gerçek beklentimizin yokluğunda vakit geçirdiğimiz bir mecburiyetten mi bahsetmeliyiz? Hangisi?

Hepimiz bize mutluluk getirecek birinin veya birşeyin beklentisi içindeyiz. Bu mutluluk insanların zihinlerinde farklı anlamlarda tanımlanabilir fakat bir anlamdan diğerine değişmeyen bir gerçeklik de şudur : İnsanoğlu huzursuzdur, sahip olduklarından yeterince mutlu olmaz ve kalbinde büyüttüğü kendi öz rüyasını arayıp bulana kadar da tatmin olmaz.

Bana göre Godot hiç gerçekleşmeyecek bir hayali temsil ediyor. Fakat bizler umut dolu yaratıklar olduğumuzdan dolayı, Godot'nun tam olarak ne zaman geleceğini bilmesek bile bekleyebiliyoruz. Bizi hayata bağlayanlar, bize daha geniş, daha gelişmiş ve belirginleşmiş anlamlar sunanlar işte bu beklentiler, engeller ve önlemelerdir.

Sizin Godot'nuz kim yada nedir bilmiyorum, hatta onun gerçekten var olup olmadığını bile bilmiyorum ama emin olduğum bir tek şey varsa o da Godot yoksa, hayatta yaşanacak bir şey kalmadığıdır. Godot bir değişim umududur; O hayata gösterdiğimiz dirençtir.

Godot'nuzu bekleyip aramaktan asla vazgeçmeyin; hiç gelmeyeceğini bilseniz bile rüyalarınızın ipinin ucunu sıkıca yakalayın ve sabırla çekmeye devam edin.




24 Ara 2012

10-Eksik Sevmek


Birini sevebilirsin, çok sevebilirsin. Kanın kaynar, için ısınır. Kalbinin gümbürtüsü kulaklarını uğuldatır, gülümsemenin genişliği yüzüne yayılır; "seviyorum onu ", "işte aşk" dersin.

Dersin de nasıl ? Sadece sen böyle hissettiğin diye aşk mı demeli buna? Zahmetsiz, emeksiz, kendiliğinden olan hisler yeterli mi sevgi için? Bakınca gördüğün kadar tanımak, belki herkesten biraz daha fazla, görmene izin verileni kafi saymak doyurur mu ruhunu?

Bir süre sonra hala bazı sorular cevapsız, aradaki kapılar kapalı kalıyorsa ve anahtarı bulamıyorsan; sen eksik sevmişsin demektir.

Sor kendine, O'nu anlayabildin mi? Aşk'ın en az seçilen patikasından yürümeyi hiç denedin mi?

Aşk oyununda bir rol oynamak istiyorsan eğer, önce önyargından sonra da egondan soyunacaksın, 'sevdiğinin' elbiselerini giyeceksin.

Dünya'ya O'nun gözlerinden bakacaksın bir kere. Belki renkler bambaşka; senin yeşillerin hep kırmızı onun gözünde. Kimbilir senin gördüğün çayır çimen, kuru bozkır ona göre. Ya onun gökyüzü senin sandığından daha yukarıda yada yıldızları çok daha uzaktaysa?

O'nun ayakkabılarını giyip onun yolunda yürüyeceksin, belki senin yolun pürüzsüz, çukursuz ama ya O'nun bastığı toprak balçık, çamursa? Kavşaklar ışıksız , engeller kat be kat yüksek, mesafeler çok daha aşılmazsa?

O'nun elbiseleriyle karışacaksın kalabalıklara. Bak bakalım yeni, anısız, göz alıcı mı yoksa yıpranmış ama çok giyilip çok şey mi yaşanmış? Bakışlar, yargılar yağmur gibi yağacak üzerine; O'nun dayandığı gibi aşacaksın, devam edeceksin.

Onun yüreğinden hissedeceksin, belki çok hırpalanmış, kırılıp bin parça olmuş. Asma kilitlerle bağlanmış, anahtarı kaybolmuş. Uğraşacaksın, her düğümünü tek tek sabırla açacaksın. Parmakların acıyacak, canın yanacak; parçalar birleşecek çözülecek o yürek. İşte o zaman göreceksin ki sen orada sandığından çok daha kıymetlisin.

Onu anlamazsan eksik seversin, yalan dünyanın küreklerini boşuna çekersin. Yoksa sen "seviyorum" diyip de; ilk rüzgarlı günde uçup gidenlerden misin?

12 Ara 2012

9- Kırmızı

Ellerinden süzülerek akan su kıpkırmızıydı. Parmaklarını küçük bir fırça yardımıyla iyice ovaladı. Tırnak kenarlarında biriken kırmızılar kurumuş, koyu pis bir renge dönmüştü. Canı acıyana kadar fırçalamaya devam etti. Uzandığı bembeyaz havluya, yıkayıp da çıkaramadıklarını  kırmızı lekeler halinde silerek ellerini kuruladı.

Salona geçti. Dün gecenin ağırlığı çökmüştü heryere. Kesif bir koku sanki bütün eşyalara sinmiş, her nefes aldığında burnunu yakıyordu. "Seviyordum bu kokuyu" diye düşündü. "Ama şimdi çok ağır geliyor, olmuyor, eskiden daha yumuşaktı, onun gibi."
Kokudan başı zonkluyordu aslında ama bu bile umurunda değildi. Kollarını iki yana açıp derin derin soludu ve hemen öksürdü. Mide bulandırıcı olduğunu unutmuştu.

Heryer darmadağınıktı. Vazoyla birlikte savrulmuş çiçekler, kanapedeki yastıklar, kütüphaneden fırlamış kitaplar, minik çiviler, kapağı açık kutular, boş şarap şişeleri, tabak çanak ne varsa, halının içine emdiği ıslak kırmızının üzerine saçılmışlardı. Etraftaki harmanın içinde bir şey dikkatini çekti. Eğilip yerden bir kağıt parçası aldı. El yazısıyla yazılmış bir satırın sonu kırmızıdan kurtulmuş şöyle diyordu: 
"...bir yerinde olacaksın; Elveda."

Kağıdı hiddetle avucunda buruşturdu; temizlediği elleri yine kırmızıya bulaşmıştı, farkına bile varmadı.

Masada nasılsa sağlam kalabilmiş iki şarap kadehi duruyordu. Kadehlerden birindeki ruj izine baktı. O cama dokunan dudakları izinden bile tanırdı. Olgun bir meyve tadındaki o alt dudağın üst dudaktan biraz daha kalın olduğunu, kenarların hafif kıvrımı olduğu için yüzüne hep gülüyormuş gibi bir ifade verdiğini görmeden bile hayalinde canlandırabilirdi. O dudakları her öptüğünde içine yayılan heyecanı hatırladı. Çölden çıkmış bedevi susuzluğunda kana kana içmişti her seferinde.
Başını öne eğdi. Artık susuz çöllerde karşısına çıkacak bir vaha olmayacaktı. Alçak  sesle: - O yok artık! diye fısıldadı kendine.

Yüzü buruştu; geri geri adımlarla arkasındaki kanapeye ulaşıp çöktü. Başı ellerinin arasında, parmaklarıyla saçlarını ovuşturarak ağlamaya başladı. Hıçkırıkları arada iç çekmeleriyle duraklıyor, sonra elinin tersiyle sildiği gözyaşlarının yerine yenilerini dökmeye başlıyordu.
Ağlaması bir süre sonra kanapede kendinden geçmiş halde uykuya dalana kadar devam etti.

Uyandığında hava hala aydınlıktı. Gözyaşları, yüzünü ateşler içinde bir kuruluğa teslim ederek uçup gitmişti. Gözlerinin içi bile yanıyor gibiydi. Cebindeki saati zincirinden çekerek çıkartıp baktı. Akşam üzeri 3 yada 4 ne fark ederdi ki O'nu hiç bir saat göremeyecek olduktan sonra... İster hızlı ister yavaş aksındı, zaman geri gitmedikten sonra... Ne önemi vardı diğer renklerin, bir kez kırmızının acısını hissettikten sonra...

Yerinden kalkıp pencereye doğru yürüdü. "İşte orada, dün gece bıraktığım gibi üzeri örtülü duruyor kıpırdamadan, hiç bir yere gidemez artık beni bırakmaz." 

Örtüyü kenarından tutarak yavaşça özlem ve merak dolu gözlerle kaldırdı. 
Oradaydı  işte, üzerinde kırmızı elbisesi, açıkta kalan sırtının muhteşem güzelliğini sergilercesine arkası dönük, elleriyle omuzlarını kavramış, başı hafif yana bükülüydü. Küsmüş gibiydi sanki yüzünü saklıyordu, bakmak istemiyordu artık genç adamın yüzüne. Kırgındı ve bunu hissettiriyordu. Bir suçlu aramıyordu, sadece artık herşeyi geride bırakmış olmayı diliyordu. 

Genç ressam ayrılığın üzüntüsüyle  boya ve terebentin tenekelerini tekmelemeden, evde ne var ne yok kırıp dökmeden hemen önce çizmiş, renklendirmişti onu, tıpkı aslı gibi. Saçının telini, parmağının şeklini, hiç bir şeyini unutmak istemiyordu. Dün akşam onu son gördüğü haliyle, onu terk ettiği gibiydi. Belki birbirlerine bakacak yüzleri kalmadığından böyle arkası dönüktü.

Bir tuvalin üzerinde 'Elveda' demişti çoktan bütün renklere, sadece anılarda kalan bir küskün bir kırmızı elbiseli kadındı şimdi.

                                                         - Andre Kohn -

       Kırmızı elbiseli kadın - figurative impressionist
@incirse

10 Ara 2012

8- Aysel



Gazetelerin 3. sayfasında benzerlerini sıkça okuduğumuz bir haber vardı.

"Aysel ekmek almaya diye çıktı, geri dönmedi".

Yazının hemen altında da gözü yaşlı aile bireyleri, ellerinde geri dönmeyenin bir fotoğrafıyla, üzgün ama biraz da kırgın gözlerle bakıyorlardı.

"Niye gittiğini anlamadık".

Bir çok insan şöyle bir bakmıştır fotoğraftaki Aysel'e, sonra hemen yan sayfadaki medyatik haberlere gözü kaymış, unutup gitmiştir o dönmeyeni de, alınmayan ekmeği de.

Bu mudur yani Aysel'in öyküsü, bu kadar kısa mıdır? Sormazlar mı hiç kadına:

"Aysel niye gittin sen?"

Bak arkandan ağlıyorlar, karıcığım, kızım, gelinim diyorlar. Hiç mi vicdan yok sende, hiç mi sorumluluk yok? Ne vardı gül gibi aileni bırakıp gittin, rahat mı battı?

Ne güzel yarı aç yarı tok yaşayıp gidiyordun, hem ne zararı vardı az yemenin; kilona dikkat ediyordun. Sen yemezsen zaten çocuklarına yediriyordun, var mı bundan ötesi bir duygu? Kutsal annelik! Gerçi onlar da az yiyordu çünkü kocanın rakısına, sigarasına zam gelmişti, boğazdan kıstığın iyi oldu. Oysa bak her gece mis gibi anason kokusuyla sofranız şenlenmişti.

Giydiğin üzerinde, giymediğin ise kısaltıp yamadıktan sonra ya çocuğunun, ya da kardeşinin üzerindeydi. Şimdi onları bu kış kıyamette apaçıkta bıraktın. Ne giyecek bunlar demeyip giderken, hiç mi mevsimi hesaba katmadın?

İki torba kömür için adını yazdırmıştın da, daha haber çıkmamıştı ya, giderken ev soğuk olur yakacak da yok, nasıl ısınacaklar diye niye düşünmedin?

Dünyayı gezdin; ne saraylar, ne restaurantlar, ne malikaneler gördün. Yetmedi mi bu tatlı hayat sana, bırakıp gittin? Hepsi de en kolayından bir tuşa dokununca TV'den geliveriyorlardı ayağına. Zahmet etmeden, yorulmadan, beş kuruş harcamadan gece gündüz böyle kim gezmiş ki? Neler neler öğrendin sen o gezdiğin yerlerden, okuyanların hepsi adam mı olmuş sanki! En faydalı bilgi kaynağı TV değil mi?

Karışanın görüşenin de yoktu. Zaten biri sana karışsa; karşısında kocanı, kayınbiraderini, kayınvalideni, kayınbabanı ve ailede senden yaşça büyük kim varsa onu bulurdu. Aile bu demek değil mi Aysel? Sana bir şey olmasın diye herkes seferber olmuştu. Gittiğin her yerde yanında illaki aileden biri olmasaydı başına neler gelirdi maazallah!

Hele o aslan kocan, resmen üstüne titrerdi. Rakı şişesinin dibini gördü müydü, eğer evdeyse, soluğu doğru senin yanında alır, sonra da üstüne çıkar bir güzel titrerdi. Başka kadınlarla böyle titremiyordu bak bilesin. Onlar farklıydı ama senin yerin ayrıydı Aysel! Sen; "zorla olmaz, istemiyorum" dediğinde, aslan kocan "öyle yada böyle, ben illede karımı isterim" der ve senin için zorla güzellik bile oldururdu.

Komşunun süslü karısına özenip canın yeni elbise, makyaj çektiğinde, kocan gözüne kuru erik morundan göz boyası, yanaklarına da elma kırmızısından allıklar yapardı; hemde kendi elleriyle. Adam sırf sen güzel görünesin diye herşeyin en kalıcısını uygulardı yüzüne. Sosyete kadınları güzellik için para saçarken, sen doğal botokslu olurdun.

Ah Aysel ah! Kocan ne de severdi seni. Sen boşanmak isteyince burnunu sokaktaki toz toprağa sürttüre sürttüre seni eve sürüklerken "Ya benimsin ya da karatoprağın" diye hem söyleyip hem göstererek ne de güzel ifade etmişti hislerini sana. Ama sen anlamadın bunları.

Sen hiç kadir kıymet bilmedin Aysel! Bilseydin kendi annen baban bile, ilk kez kaçıp yanlarına sığındığında seni geri göndermezlerdi. "Bizim kocadan dönen kızımız yok!" demezlerdi. İşte böyle de nankör evlattın sen.

Ekmek alacağım diye çıktın bir daha da geri dönmedin. Bu güzel hayatı, bu yuvayı, seni sevenleri ardında gözü yaşlı koydun da nerelere gittin? Bari o aldığın ekmeği eve bıraksaydın, tam da yemek saatiydi.

Kimse anlamadı niye gittiğini Aysel. Ucunda ölüm yoktu ya?

9 Ara 2012

6- Sevgili Bayan




Sevgili Bayan! 
Benim huysuz ama tatlı, kibirli ama merhametli, hassas ama dayanıklı sırdaşım.  

Bunca zamandır anlattıklarımı dinlediğin için sana önce  bir teşekkür borçluyum. Bugünlerde hal yarenliği yapacak birini bulmak çok zor. İnsanlar artık kendilerine bile tahammül edemezken, bir başkasının iç dünyasının kıvrımlarında dolaşmak, üstelik bu labirentte doğru yolu bulmasına yardım etmek büyük bir özveri. Bu yüzden benim gözümdeki değerin senin bile tahmin ettiğinden fazla. 

Yine de sadece kuru bir teşekkürden fazlasını, aslında bir özürü hak ettiğini düşünüyorum. Lütfen ! Alçakgönüllüğünü anlıyorum ama şimdiye kadar çoktan yapmış olmam gerekeni yapıp seni okuyucuya tanıtmam gerekiyor. Çünkü sen kimliksiz bir Bayan'dan ibaret değilsin. Duyguları, düşünceleri olan, kişiliği ve tavırlarıyla tanınmaya değer bir kadınsın. Bunu ben biliyorum ama bu yazımda senden bahsetmek istesemde şu an için hazır olmadığını anlıyorum. Belki sadece ismini ve bir fotoğrafını koymama izin verirsin diye düşündüm. Böylece okuyanların  olmadık yanlış kanılara kapılıp, seni hafızalarında binbir şekle sokmalarını önleriz, öyle değil mi? 

O halde hoşgöründen aldığım cesaretle, senden başka bir ricam daha olacak. Yaşam hikayeni değil ama bir keresinde bana göndermiş olduğun kısa yazılardan birini burada paylaşmama izin ver lütfen. O yazı senin ne kadar hassas ve duyarlı bir kadın olduğunu öyle güzel resmediyor ki! Hem de seni yine kendi cümlelerin anlatmış olacak. İlk ağızdan. 

Teşekkür ederim sevgili Safiye.